Nehrin Hangi Kıyısı?

Nehrin Hangi Kıyısı?

Anne babalara çocuk yetiştirmekle ilgili en önem verdikleri konular sorulduğunda; başarı, mutluluk, iyi ahlak sahibi olma, sosyal olarak beceriklilik gibi yüksek değerlerden söz ederler. Çok da haklıdırlar. Ancak günlük yaşam koşuşturması içinde bir yandan da çocuk yetiştirmeye çalışırken pek çok zaman bu değerler hiç akla gelmez ve tek düşünülen durumu kotarmak, çatışmayı çözmektir.

Bitmeyen ödevler, kapanmayan televizyonlar, darmadağın odalar, sürekli benim suçum değil tekrarları içinde en büyük dileğinizin o günü tamamlamak olduğu eminim çok başınıza gelmiştir. Hele o gün bir filmde ya da gerçek hayatta her şeyi mükemmel yapıyormuş gibi görünen bir anne-baba ile karşılaşmışsanız üzerine bir de yetersizlik duygusu çoktan eklenmiştir.

O anne-babalar organik şampuan kullanan, evde hep klasik müzik dinleyen, tablete eli değmemiş çocuklarını haftasonları müzelere götüren ve hiç tükenmiş hissetmeyen duruşlarıyla nasıl da ümidimizi kırarlar.

Öncelikle anne-babalıkta mükemmellik değil, yeteri kadar iyi olma hali vardır. Sağlıklı olan da budur.

İkinci olarak da günlük yaşam krizleri eğer bilinçli ele alınırsa hepimizin en yüksek ebeveyn hedeflerini gerçekleştirecek çok kıymetli deneyimlere dönüşebilmesidir.

Yani bir çatışmayı çözerken çocuğunuza sağlayacağınız katkı, el ele müze gezerken yapacağınız sohbetten daha az kıymetli değildir. Yeter ki farkında olun ve sağlam durun. Sağlamlık ve sağlıklı olma hali sakince akan bir nehrin ortasındaki sandalda seyahate benzer; huzurla yol alırsınız. Suyun akışı biraz değişirse ona göre esneyebilirsiniz.

Devamını Oku

Arkadaşım olur musun?

Arkadaşım olur musun?

Yaşamın en büyük keyiflerinden biri şüphesiz arkadaşlarımızla geçirdiğimiz hoş vakitler, paylaşabilmenin mutluluğu ve hayatın iniş çıkışlarında yanımızda olduğunu bildiğimiz sıkı bir dostun verdiği güvendir. Arkadaşa sahip olmanın ve birinin arkadaşı olmanın verdiği bu güzel duyguyu çocuklarımız da tatsın isteriz. Bu nedenle, anne-baba olarak onları arkadaş edinmeleri için sosyalleşebilecekleri ortamlara götürürüz, çocukları olan arkadaşlarımızla daha fazla vakit geçirmeyi çabalarız, bazen de yuvaya başlayıp günü sosyalleşebilecekleri bir geçirmeleri için sabırsızlanırız.

Anne-baba olarak, çocuklarımızın arkadaş edinmesini ve arkadaşları ile geçirdikleri vakitten zevk almalarını sağlamak için ise; farklı yaşlardaki çocukların sosyalleşme ihtiyaçlarını ve sosyal-duygusal gelişim düzeylerini anlamak ve arkadaşlık ilişkisi içinde ortaya sergileyebilecekleri farklı duygu ve davranışları ile baş edebilmek önemlidir.

Çocuğunuzun ‘ilk arkadaşı’...

Erken çocukluk döneminde kurulan ilk sosyal ilişkilerde çocuklar ‘birlikte’ oyun oynamaktansa, ‘yan yana’ oyun oynama eğilimindedirler. Bu yaşlardaki çocuğunuz ‘arkadaşıyla’ aynı ortamda yan yana oynayabilir, fakat bu oyun çoğunlukla ayrı ayrı oynadıkları oyuncaklar üzerinden gerçekleşecektir. Çünkü bu yaştaki çocuklar, henüz bir başkası ile ortak oyun materyalini paylaşarak sürdürebilecekleri karşılıklı bir oyunu oynamak için gerekli zihinsel ve sosyal-duygusal becerilere sahip değildirler.

Erken çocukluk döneminde kurulan ilk sosyal ilişkilerde çocuklar ‘birlikte’ oyun oynamaktansa, ‘yan yana’ oyun oynama eğilimindedirler. Bu yaşlardaki çocuğunuz ‘arkadaşıyla’ aynı ortamda yan yana oynayabilir, fakat bu oyun çoğunlukla ayrı ayrı oynadıkları oyuncaklar üzerinden gerçekleşecektir. Çünkü bu yaştaki çocuklar, henüz bir başkası ile ortak oyun materyalini paylaşarak sürdürebilecekleri karşılıklı bir oyunu oynamak için gerekli zihinsel ve sosyal-duygusal becerilere sahip değildirler.

Okul öncesi döneminde çocuğunuzun ‘en iyi arkadaşı’...

3-4 yaş civarında, çocukların dil, zihinsel ve sosyal-duygusal gelişimleri sosyal bir etkileşim başlatmak için olgunlaşmaya başlar. Bu dönemde ‘yan yana’ oyundan ‘birlikte’ oyun oynamaya geçilir. Çocukların ‘arkadaşları’ ile ilişkileri içinde bir miktar yan yana oynamayı da barındıran, kısa süren karşılıklı oyunlar haline gelir. Temalı ve yaratıcı bir oyundan çok (evcilik, korsancılık) genellikle oyuncakları ‘alma-verme’ şeklinde değiştirdikleri, oyuncaklarla ilgili gerçek ya da hayali konuşmalar yaptıkları oyunlar şeklindedir.

Bu dönemde çocuklar birbirlerinden ‘arkadaşım’ veya ‘en iyi arkadaşım’ olarak söz ederler. Çoğunlukla bu ‘arkadaşım’ tanımlaması, çocukluk ve ergenlik döneminde daha yoğun duygusal bağlarla kurulan arkadaşlıktansa ‘Şimdi seninle birlikte oyun oynuyoruz’ anlamına gelen daha basit bir tanımlamadır. Şüphesiz bu döneme ait arkadaşlık ilişkilerindeki oyuncak alış-verişleri ve ilk ‘birlikte’ oyun denemeleri iniş çıkışlarla doludur. Bu yaştaki çocuklar yan odada sessiz sakin oynuyorken birkaç dakika içinde bir kavgaya tutuşmuş bulmanız çok da şaşırtıcı değildir. Benzeri zamanlarda çocuğunuzdan ya da arkadaşından kavga sırasında sıkça duyabileceğiniz birşey ‘Artık benim arkadaşım değilsin!’ dir ki bu da başkalarıyla ilişkilerinde henüz problem çözme ve duygularını ifade etme becerileri gelişmemiş olan çocuğunuzun ‘Şimdi sana çok kızdım çünkü benim istediğim gibi oynamıyorsun!’ demesinin bir başka yoludur. Okul öncesi dönemdeki çocuğunuzun, arkadaş ilişkilerini başlatmak ve sürdürmek, sahip olduğu oyuncakları ve duygu-düşüncelerini paylaşmayı öğrenmek için zamana ihtiyaçları vardır.

Anne-baba olarak bu dönemde çocuklarımızın harika ve ömür boyu sürecek bir arkadaşlık ilişkisi kurmasını hayal edebiliriz. Bu dönemde çocuğunuzun arkadaşları çoğunlukla, parkta birlikte oynadıkları çocuklar, yuvadaki diğer çocuklar ya da komşunuzun çocuğunuzun yaşlarındaki çocuğu olabilir. Bu dönemde başlayan arkadaşlıklar ömür boyu sürmeyebilir, fakat çocuğunuzun bu ilk arkadaş ilişkileri altın değerindedir...

Devamını Oku

Beynin cinsiyeti var mıdır?

Beynin cinsiyeti var mıdır?

2009 yılında Tel Aviv Üniversitesi'nden Nörolog Daphna Joel, “Beyindeki Cinsiyet Farklılıkları “ üzerine bir çalışma başlattı. Başlangıçta Joel popüler olan bir varsayımı paylaştı; cinsiyet farklılıkları iki üreme sistemi ürettiği gibi, iki farklı formda beyinler de üretebilir; bir dişi, bir erkek… Ancak deneysel araştırma ilerledikçe; 1400 adet beyin üzerinde yapılan MRI taramaları gösterdi ki; artık erkek ve kadınların sahip oldukları farklı beyin yapıları üzerine düşünmek yerine, beynimizi; değişkenleri olan, maskülen ve feminen özellikler barındıran bir mozaik olarak düşünmeliyiz.

Devam eden pek çok araştırma da, beyinlerin iki farklı (erkek ve dişi) kategoriye yığılamayacağını söylemektedir. Yani kafatasının altındaki kütle dişi de değildir, erkek de…Çoğu beyin hem feminen hem maskülen özelliklere sahip olan heterojen bir yapıdır. Öte yandan çoğumuz toplumsal cinsiyet eşitliğine değer veriyor olsa da toplumumuzda, erkekler ve kadınlar arasında çok köklü farklılıklar olduğu inancı güçlü bir şekilde devam etmektedir. Çocuklarını cinsiyetçi olmayan ortamlarda yetiştirmeye çalışan ailelerin birçoğu kızlarının traktörü değil de bebeklerle oynamayı, erkek çocuklarının ise tüm zamanlarını bir şeyler inşa ederek geçirmeyi tercih ettiklerinden yakınmaktadırlar. Peki beyin mozaik bir yapı ise bu davranış farklılıklarının tümü öğrenmeden mi kaynaklanır?

Bazı bilim insanları ise halen, doğumdan önce bile erkek bebeklerin ve kız bebeklerin beyinlerinin farklı şekillerde gelişmekte olduğunu düşünmektedirler. Elektriksel ölçümler ise, erkek bebeklerin ve kız bebeklerin beyin fonksiyonlarındaki farklılıkların doğum anında ortaya çıktığını göstermektedir. Üç aylıkken, erkek ve kız bebeklerin beyinleri, insan sesine farklı şekilde tepki verirler. Yaşamın erken zamanlarında ortaya çıktıklarından ötürü, bu farklılıkların cinsiyete bağlı genlerin veya hormonların bir ürünü olduğu varsayılır. Testosteron düzeylerinin erkek fetüslerde, gebeliğin yedinci haftasında arttığını ve testosteronun beynin birçok yerinde nöronların büyümesini ve hayatta kalmasını etkilediği bilinmektedir. Kadın cinsiyet hormonlarının da beyin gelişimini şekillendirmede bir rol oynadığı bilinmekte, ancak işlevleri halen tam anlamıyla anlaşılmamaktadır.

Devamını Oku

Çocuğunuz Sizin Yatağınızda Uyumalı Mı?

Çocuğunuz Sizin Yatağınızda Uyumalı Mı?

Klinik çalışmalarımızda sıklıkla rastladığımız bir durumdur; anne-babalarıyla birlikte uyuyan veya uyutulan çocuklar. Birlikte uyumak bazı ebeveynler için çocuklarının gece uyanmalarını engellemek ve uykuya geçerken çıkabilecek tartışmaları önlemek amacıyla başvurulmuş bir yoldur. Bazı ebeveynler ise çocuklarıyla daha kuvvetli bir bağ kurma ya da güven ilişkisini güçlendirme umuduyla karar verirler birlikte uyumaya. Peki, krizleri önlemek ya da bağı kuvvetlendirmek gibi sebeplerle birçok ebeveyn tarafından tercih edilen bu yol çocukların iç dünyalarında nasıl bir etki oluşturabilir? Duygusal gelişimleri göz önünde bulundurulduğunda doğru bir yöntem midir?

Çocuğunuzun yalnız uyuması, anksiyete hissetmeden sizden ayrılabilmesi ve kendini bağımsız bir birey olarak görebilmesi için önemlidir.

Her çocuğun zamanı geldiğinde sütten ve memeden ayrılmasını, kendi kendine yürüyebilmesini, tuvalete gidebilmesini ve yemeğini kendi başına yiyebilmesini bekleriz. Yalnız ve kendi yatağında uyuyabilmek tıpkı bu diğer adımlar gibi, özerkliğe doğru atılan önemli adımlardandır. Bir çocuğun içsel olarak ebeveyniyle arasındaki mesafeye tahammül edebilmesi ve kaygısını yatıştırabilmesi için öncelikle ayrılığı deneyimlemesi gerekecektir. Çocuğunuzun yalnız uyuması bu ayrılık deneyimini yaşayabilmesi açısından büyük bir önem taşır. Erken çocukluk döneminde kazanılması gereken bu beceri, çocuğunuzun psikolojik gelişimi ve sağlıklı bir yetişkinlik hayatı için önemli bir rol oynamaktadır.

Devamını Oku

Kariyer Planlama

Kariyer Planlama

“Sevdiğin işi yaparsan, bir gün bile çalışmazsın”

Konfüçyüs

“Büyüyünce ne olacaksın” sorusu çocuklara henüz ilkokul çağındayken bile sorulan bir sorudur. Ne var ki hiçbir zaman ne anne-babaların ne de çocukların kafası bugünkü kadar karışık olmamıştı. Değişen dünya şartları, git gide artan ve zaman zaman acımasız boyutlara ulaşan rekabet ve fütüristlerin gelecekte kariyerlerin neler olacağı ile ilgili tahminleri zihinleri yorarken, endişelenmeye de yol açar hale geldi. Bu şartlar altında da bazı veliler “bu rekabet ortamını istemiyorum, mutlu olsun yeter”ci bir tavır sergilerken bazı veliler ise çocukları bir sınavdan dahi değil düşük not almak, ortalama bir puan bile alsalar panik havası yaşamakta.

Peki bu iki durumun arasında bir yer mümkün mü?

İşte bu noktada kariyer planlama devreye giriyor. Hayatımızın büyük bir bölümü çalışarak geçtiği için bu konuya erken dönemlerde yatırım yapmak önemlidir. Çok küçük bir şanslı azınlık ergenlik çağlarında ne yapmak istediklerini bilirler. Geriye kalanlar için ise hayattan istediklerimizi belirleyip ona yönelik bir eylem planı çizmek gerekir. Zaman zaman öğrenciler bunu kendileri yapmakta zorlanırlar çünkü ailenin istekleri ve sosyal çevre ne istediklerine karar vermeyi zorlaştırabilir.

Kariyer değerlendirmesi yaparken öğrenci hem sosyal, hem de zihinsel yönleriyle bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Kişinin nelere becerisi olduğunu keşfetmek kadar, gelecekten beklentilerini de belirleyip, ikisine birden hizmet edecek meslekler seçilmelidir. Bunun yanısıra, kariyer değerlendirmesini bir klinisyen yapması halinde, öğrencinin başarısına olumsuz etki eden sınav kaygıları, dikkat dağınıklığı, aile ile ilgili meseleler gibi konular da tespit edilip, bunların çözülmesi yönünde de çalışılabilir.

Devamını Oku

Aldatmama

Aldatma çift ilişkisinde yapıcı bir etki oluşturabilir mi?

Her birimiz başkalarıyla bağ kurmak isteriz. Kendimizi özel hissetmeye ihtiyaç duyarız. Birisine romantik duygular beslediğimizde bedenimizde olup bitenleri severiz. Devamlılık, tutarlılık, kalıcı sevgi ve güven ararız. Bununla birlikte, heyecan ister, rutini, monotonluğu sevmeyiz. Olabildiğince genç hissetmek ve kendimizi yenilemek isteriz. Bu taleplerimizin aynı anda karşılanması ise neredeyse imkansızdır. Peki arayışlarımızın tümü aynı ilişkide bulunamıyorsa ya da önceden elde ettiğimiz tatminler zamanla azalıyorsa ne yaparız? İlişkimiz bir çok yönden yolunda gitse bile, daha fazla heyecan, narsisistik doyum ve birilerinin bize hayranlık duymasının yarattığı hazzın çekiciliğine kapılır ve aldatır mıyız?

Aldatma nedir?

Elbette “aldatmak” kavramını kullanırken, başkalarıyla romantik, duygusal ve cinsel ilişki yaşamayacaklarına dair birbirine söz vermiş çiftleri konu alıyorum. Böyle bir çift olarak, özel hissetmek, seçilmiş olmak, başkalarının giremeyeceği türden bir birliğin parçası ve birisi için biricik olma durumu tercih edilmiştir. Peki aldatma olduğunda ne olur? O zaman da tam tersi duygular hissedilir.

Dünyanın her yerinde genel olarak yıkıcı olduğu düşünülen ve tüm dinlerce yasaklanmış olan aldatma, istatistiklere göre en yaygın insan davranışından biridir. İnsanların neden aldattığı ise aldatanın ruhsallığı ve çift ilişkisinin dinamikleriyle bağlantılıdır ve tıpkı parmak izi gibi her ilişki için farklı bir nedene bağlı olarak değişir. Çünkü ilişkiler ruhsal yapılarla belirlenir ve iç dünya çok katmanlı bir yapıdır.

Aldatma dahil, ilişkilere dair olguları değerlendirebilmek için, partnerlerin bilinçdışı dinamiklerini, paylaşılan bilinçdışı öğeleri ve ilişkinin zorluklarıyla başa çıkmak için başvurulan ortak savunmaları anlamak gerekir. Aldatmanın ortak bilinçdışı anlamları ise her ilişkinin kendi dinamiklerine özgüdür.

Örneğin, eşlerden birinin ebeveyn rolüne fazlaca büründüğü bir ilişki yapısında, diğer partner onu yalnızca bakım veren, ihtiyaçları karşılayan, kendisini anlayan ve rahatlatan bir anne veya baba konumuna getirerek onunla cinsellik ya da romantik duygular içeren bir yakınlaşma yaşamayı bilinçdışı olarak “bir tabu” gibi görmeye başlayabilir. Özellikle bir bebekleri olduğunda bu konumları daha net hissedebilir ve eşi cinsel ve romantik olarak arzulamak bilinçdışı suçluluk duyguları yaratabilir. Böyle olduğunda, kişi eşine karşı soğukluk ve cinsel isteksizlik duyarak “ensest tabusu”na karşı bilinçdışı bir savunma geliştirir. Büyük olasılıkla diğer partner de kendisini bu role fazlaca kaptırmış ve bebeği bir bariyer gibi aralarına almıştır. Artık cinsellik ve romantik yakınlık, evlilik dışında tatmin edilecek bir ihtiyaç haline gelir.

Bazen de kendi anne babasıyla çatışmalı ve baskıya dayalı bir ilişki kurmuş olan kişi, yaşamının erken dönemindeki zorluklarla başa çıkabilmek için ebeveyn rolüne bürünmüş olan eşiyle bir tekrarı canlandırmaktadır. Böylece çatışmayı var olan ilişkisine taşıyarak baskıya karşı bu kez galip gelme amacı güder. Bu da çocuklukta ebeveynle yaşanan ilişkideki psikolojik etkenlerin güncel ilişkiye yansımalarından biridir.

Kimi zaman da kişi tıpkı anne babası için yaptığı gibi karşı taraftan sevgi ve onay almak için varını yoğunu ortaya koyar. Sevilmek için öyle büyük bir enerji sarf eder ki bu yatırımının karşılığını göremediğinde geçmişten de gelen hayal kırıklığının izleriyle büyük bir öfke duyar. Hak ettiği alamayan, sevgisine karşılık görmeyen, mahrum ve tatminsiz kalmış küçük bir çocuk gibi hissettiğinde de onu bu duygulara maruz bırakan kişiye misilleme yapar. Hissettiği gibi hissettirmek aldatır. Ancak bahsettiğim bütün bu hallerde anne babaya yönelmiş olan çift değerli duygular hakimdir. Yani aynı kişiye karşı hem öfke ve nefret gibi negatif duygular hem de sevgi ve şükran gibi olumlu duygular beslenmekte ve her türlü yıkıcılık hemen akabinde yoğun suçluluk duyguları yaratmaktadır. Bu durumda aldatmayı, iyice dolaşmış ve içinden çıkılmaz haline gelmiş sorunlar yumağından sıyrılmak için bir yardım çığlığı olarak da duyulabiliriz.

Aldatmanın dinamikleri

Yukarıda altını çizdiğim gibi eşler arasında aldatmanın nedenleri her ilişkinin kendi dinamiğine özgüdür. Ancak klinikte en çok karşılaştığım durumlardan biri kendilerini ayrılmaz bir bütün olarak hissetmek için kendi kişilik sınırlarından vazgeçerek ilişki içinde kaybolmuş, adeta bir düğüm haline gelmiş çiftlerin yaşadığı zorluklardır. Birbirinin yanından hiç ayrılmayan, her şeyi birlikte yapan, aynı dost, hatta iş çevresinin dışına çıkamayan, kendilik sınırları ve mahremiyeti olmayan çiftler, kendilik duygusunu ve kimliğini muhafaza edemez ve yalnızca çift ilişkisi üzerinden kendisini tanımlayabileceğini düşünür. Kişisel varlığının devamı diğerine bağlı olduğundan onu sürekli kontrol altında tutarak, üzerinde baskı kurarak, ayrışmayı engellemeye ve sembiyotik ilişki yapısını korumaya çalışır. Buradaki bir ve bütün olma yanılgısı vazgeçilmesi zor bir güvenlik duygusu yaratsa da ilişkinin gardiyanlığını üstlenen partner de dahil olmak üzere herkes hapis hayatı yaşar. Çıkış yolu, bu duygusal bağımlılıktan daha fazla rahatsız olan partner tarafından ilişki dışında aranır. Özetle, aldatma, nedenleri ne olursa olsun, ortak olarak yaratılmış bilinçdışı çatışmaların yasak ilişki ile dışlanmasıdır.

Psiko-dinamik açıdan aldatma, çift arasında bir tür yarılmayı temsil eder.

İlginçtir ama aldatılan, bilinçdışı da olsa bu üçüncü kişinin farkındadır ve onunla ister istemez bir ilişki içindedir. Üçüncü kişi, çift ilişkisinin zayıflamış olmasının bir göstergesi olarak ilişkiye dahil olmuş ve aslında çiftin çözülemeyen sorunlarının yansıtıldığı bir alıcı haline gelmiştir.

İlişkilerde karşılaştığımız olgulardan biri de beraber olunan kişiye olumsuz özellikler yüklenirken, yasak aşka idealize edilen özelliklerin atfedilmesidir. Böylece karşıdakilerden biri şeytan, diğeri melek ilan edilerek temel savunma mekanizmalarından biri devreye sokulmuş olur. Bu durum aldatma açığa çıktığı zaman genellikle tersine döner; bu kez yasak aşk figürü şeytan yerine konur. Kim hangi role konursa konsun, her zaman iki uçluluk vardır, yukarıda açıkladığım çift değerli duyguların aynı kişide birleştirilmesi zor olduğu için bunlar iki ayrı kişiye bölüştürülerek çözüm aranır.

Eğer buraya kadar, aldatmanın ne denli güçlü dinamikler sonucu oluştuğunu açıklayabildiysem, aldatma durumunun çiftlerde ne denli yoğun hayal kırıklığı, öfke, nefret, kin, kıskançlık ve üzüntü duyguları oluşturabileceği tahmin edilebilmiştir. Çiftler böyle bir yaşantının üzerine terapiye geldiklerinde, seanslar boyu bu duyguları ifşa etmeye çalışırlar. Dışarıdan birinin – bu kez terapistlerinin- kendilerini ve nereye koyacaklarını bilemedikleri duyguları anlamasına ve kapsamasına ihtiyaç duyarlar. Beklenti, terapistin, kimin haklı olduğunu “tarafsızca” ortaya koymasıdır. Bu yangıyla başa çıkmak için can havliyle türlü yollar denenir.

Genellikle aldatılan kişi, bastığı zemini çok kaygan hissettiği ve kontrolün tamamen kendisinden çıktığını düşündüğü için takıntılı ve baskıcı bir biçimde üçüncü kişiyle yaşanmış olan tüm anların kendisine anlatılmasını bekler.

Muhtemelen bir biçimde biliyor ve hissediyor ancak bir türlü adını koyamıyor olduğu, uzun süredir huzursuzluğunu duyduğu birlikteliğin detaylı bir şemasını çıkararak anlama çabasına girer. Varlığını hissettiği ancak bir türlü tanımlayamadığı bu ilişkiye dair kafasında oluşan sorular, abartısız binleri bulabilir. Geceler gündüzler bununla geçer ve takıntılı bir biçimde bütün sorularının cevaplarını almaya çalışır. Aldatan kişi de artık hiç bir itiraz hakkı olmadığını, tek çarenin boyun eğmek olduğunu düşünerek günler geceler süren bir sorgulamaya girmeye razı olur ve böylece karşılıklı işkence çekme dönemi başlar. Ne yazık ki bu durumun kendisi ilişki üzerine daha ağır yükler getirir.

Bu noktada sorulan soruların içeriği önem taşır. Genellikle neredeyse saplantılı bir biçimde, ne zaman, nerede buluşulmuş, birlikte kaç dakika geçirilmiş, günün hangi saatinde telefon edilmiş, nasıl mesajlar gönderilmiş olduğuna yönelik sorular sorulur. Oysa bu soruların cevaplarının kimseye bir yararı yoktur. Daha anlamlı olan, bu ilişkide kendi ilişkilerinde olmayan neyin arandığı, aldatan kişinin bunu yaparken eşiyle ilgili nasıl hissettiği gibi soruların cevaplarını aramaktır.

Terapist olarak yaklaşımım, doğru ve yanlışları ortaya koymak ve bir yargıda bulunmak değildir. Analitik çalışmamın doğası gereği, öncelikli olarak, hem ilişkiyi hem de onun bir dinamiği olan sadakatsizliğin kökenlerini anlama ve inceleme çabasına girerim. Daha önce de belirttiğim gibi, evlilik dışında bir ilişkinin varlığı, evliliğe dair bir sorun olduğunun göstergesidir ve bu yüzden de aldatmanın bu çift için anlamını incelemek, evliliğin zayıfladığı noktaları anlamak açısından gereklidir. Aldatmanın anlamlı detaylarını konuşmak önem taşır çünkü bu detaylar kişinin erken dönemdeki kendi aile dinamikleriyle hangi duyguların bastırılmış olduğunu ve var olan ilişkide bunların hangilerinin kapsanamadığına ışık tutar. İlişki dışındaki kişinin varlığının ve yasak ilişkinin sır olarak saklamasının neden çekici olduğu bu dinamiklerle yakından ilişkilidir. Sadece aldatmanın bilinçdışı anlamlarını keşfetmek bile çiftlere yarar sağlamaktadır.

Aldatma çift ilişkisinde yapıcı bir fırsat oluşturabilir mi?

Aldatmanın yapıcı bir biçimde ele alınması ve çözümlenmesi başka türlü mümkün olamayacak sahicilikte ve zenginlikte bir çift ilişkisine kapı açabilir. Çiftlerin, birbirlerini, geçmişte olduğundan farklı bir dikkat ve biçimle dinlemelerini ve duymalarını sağlayabilir. O halde evliliklerindeki sorunlarla başa çıkmakta zorlanan çiftlere dışarıda başka ilişkiler kurması mı önerilmeli? Yanıtım hayır olacak çünkü aldatma bir çok yönden yıkıcı etkiler taşır. Bilindiği gibi potansiyel olarak travmatik etkiler taşıyan bir çok hayat olayı da kişilerde başka türlü olamayacak gelişimlere yol açmaktadır ancak buna dayanarak kişilere kasten bu tür deneyimler edinmelerini önermeyiz. Bazı kültürlerde açık ilişki veya açık evlilik normal karşılansa bile partnerlerin bu durumdan yara almayacaklarının garantisi yoktur.

Evet, yasak ilişki büyük bir libidinal doyum sağlar ancak doğası gereği bilinçdışı çatışmalar yaratmaya gebedir. Haz duygusunun yarattığı canlılık ve keyif hali, hem bilinçli hem de bilinçdışı suçluluğu da beraberinde getirir. Bu nedenle de çiftler terapi için başvurduklarında genellikle aldatan taraf garip bir biçimde bazı kanıtları ortalara bırakarak yakalanmış olur. Bu adeta suça ceza arayışının bilinçdışı iletimidir. Onları terapiye getiren bilinçli motivasyon ise birinin karşılaştığı bu gerçekle başa çıkmakta zorlanması, diğerinin de yarattığı travmatik etkiden dolayı kendisini sorumlu hissederek affedilmenin yollarını aramasıdır. Terapistten hasarın onarılması beklenir. Bir taraftan da bunun mümkün olabileceğine dair inanç zayıftır çünkü herkesin çok canı yanmaktadır.

Bana göre, ister bireysel, ister çiftlere yönelik olsun, bir terapi sürecinin başarısı, kişilerin kendi değer, anlam ve isteklerinin ortaya konması, benimsenmesi, sahiplenilmesi ve yaşama geçirilmesidir. Çiftler de terapide gerçekten ne istediklerini ve yaşamlarının bundan sonrasında enerjilerini nereye yönlendireceklerini seçmelidir. Aldatma var olan ilişkinin sonlandırılmamasının ürünüyse eğer, birlikte bir gelecek öngörülüp görülmediği gerçekçi bir biçimde tartışmalıdır.

Karşılıklı istek olmadan her türlü çaba anlamsızdır. Terapiye gelen çiftler, hoşlarına gitmeyebilecek ve içinden çıkılması zor olan gerçekliklerle de yüzleşmeye de hazır olmalıdır. Yeniden yapılanmak için öncelikle kendi ilişkilerinin öyküsel tarihini doğru bir biçimde resmetmeli ve kendilerini, doyumsuz, paylaşımsız, samimiyetten uzak ve yaratıcılıktan beslenmeyen ilişki kalıplarına götüren sorunlarını gerçekçi bir biçimde ele almalıdırlar. Bana göre, olmazsa olmaz koşul, birlikte devam etme isteğidir. İp olmadan halı dokunmaz. İpleri elimize alabilirsek, bu kez başka bir dokuma çıkarmak üzere yeniden tezgahın başına geçmek için hep birlikte kolları sıvayabiliriz.

Gülenbaht Şentürk
Klinik Psikolog Doktor
Psikanalitik Çift Terapisti

Nesil Aile Danışma Merkezi


Çalışma Saatlerimiz

  • Hafta İçi: 9:00 - 18:00
  • Cumartesi: 9:00 - 18:00
  • 0212 225 0444
  • 0533 472 6120

Adresimiz

Süleyman Seba Cd. No:62 Spor Ap. Kat:1 Daire:2
Vişnezade / Beşiktaş/ İstanbul


  • Facebook Sayfamız
  • Twitter Profilimiz
  • Psikoloji Blogu

  • 0212 225 0444
  • 0533 472 6120
Whtasapp eBülten Aboneliği

Güncel psikoloji haberleri ve makalelerini ücretsiz takip etmek için telefon numaranızı yazın.