Ayrıcalık: Herkes Kendine Bir İstisna Ararken

Ayrıcalık: Herkes Kendine Bir İstisna Ararken

Bir arada yaşayabilmek, yalnızca kendi ihtiyaçlarımızı değil, başkalarının varlığını da görebilmeyi gerektirir.

Trafikte herkesin beklediği sırayı beklememek, kuralların kendisi için biraz esnetilmesini istemek, kendi çocuğunun ihtiyaçlarının diğer çocuklarınkinden önce karşılanmasını beklemek… Gündelik hayatın pek çok alanında benzer bir tutumla karşılaşabiliyoruz: Kurallar herkes için geçerli olabilir ama bizim durumumuz biraz farklıdır…

Elbette hepimizin ihtiyaçları, beklentileri ve zaman zaman istisnalara ihtiyaç duyduğumuz koşullar vardır. Ancak kendi ihtiyacımızı önemsemekle, onu başkalarının ihtiyaçlarından daha önemli görmek arasında belirgin bir fark bulunur. Bir şeyi çok istememiz, ona herkesten önce ulaşmamız gerektiği anlamına gelmez. Bir durumun bizim için zor olması, diğer insanların da zorluklar yaşayabileceği gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Peki, kendi ihtiyaçlarımızı merkeze koyarken başkalarının varlığını ne zaman gözden kaçırmaya başlıyoruz?

Ayrıcalık Bir İstisna Olmaktan Çıktığında

Ayrıcalık yalnızca bireysel bir tutum değildir. İçinde bulunduğumuz ilişkilerden, gruplardan ve toplumsal yapılardan da beslenir.

İnsanlar yalnızca kendilerine söylenenleri değil, çevrelerinde gördüklerini de öğrenirler. Bir kuralın bazı insanlar için geçerli olmadığını, belirli kişilerin beklemek zorunda kalmadığını veya yeterince ısrar edildiğinde sınırların değişebildiğini gördüğümüzde, kurallarla kurduğumuz ilişki de dönüşebilir.

Burada modelleme önemli bir rol oynar. Davranışlarımızı yalnızca doğrudan deneyimlerimiz değil, başkalarının davranışlarının nasıl karşılandığı da şekillendirir. Ayrıcalığın tekrar tekrar tanındığı ortamlarda, bir süre sonra istisna talep etmek olağanlaşabilir. Üstelik sınırların belirsiz olduğu bir yerde insanlar yalnızca sınırın nerede olduğunu anlamaya çalışmaz; ne kadar esnetilebileceğini de araştırmaya başlayabilirler.

Bu durum çocukların dünyasında da yetişkinlerin dünyasında da karşımıza çıkar. Bir sınırın varlığı kadar, o sınırın anlaşılır, tutarlı ve adil biçimde uygulanması da önemlidir. Çünkü sınırlar yalnızca bireysel davranışları düzenlemez; bir arada yaşamanın koşullarını da oluşturur. Herkesin kendisi için bir istisna aradığı bir yerde, ortak kurallardan söz etmek giderek zorlaşır.

Benim İhtiyacım, Peki Ya Ötekininki?

Ayrıcalık beklentisinin psikolojik açıdan en dikkat çekici yönlerinden biri, başkalarının ihtiyaçlarının zihnimizde kapladığı yerle ilişkilidir.

Bir insanın kendi ihtiyaçlarını tanıması, onları ifade etmesi ve gerektiğinde savunması sağlıklı bir benlik duygusunun parçasıdır. Ancak bu ihtiyaçların, karşısındaki insanların ihtiyaçlarını sürekli olarak gölgede bırakması ilişkiler açısından farklı bir anlam taşır.

Empati, yalnızca bir başkasının ne hissettiğini anlayabilmek değildir. Onun bizden farklı ihtiyaçları, arzuları, düşünceleri ve sınırları olabileceğini de kabul edebilmektir. Üstelik bunu, o ihtiyaçlar bizim isteklerimizle çatıştığında da sürdürebilmektir.

Karşımızdaki insanı gerçekten ayrı bir birey olarak görebilmek, onun her zaman bizimle aynı şeyi istemeyeceğini kabul etmeyi gerektirir.

Bazen başkasının ihtiyacına yer açmak, kendi isteğimizin hemen gerçekleşmemesine tahammül edebilmektir. Bazen beklemek, bazen geri çekilmek, bazen de hayal kırıklığı yaşayabilmektir. Çünkü başkalarının da var olduğu bir dünyada yaşamak, her zaman öncelikli olamayacağımızı kabul etmeyi gerektirir.

Bir çok ebeveynin bize başvurduğundaki problem tanımı “empati duygusunun geliştiğini düşünmüyorum” oluyor. Ancak burada, kendi empati duygumuzu da yeniden gözden geçirmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Sınıf: Bir Arada Yaşamayı Öğrendiğimiz İlk Topluluklardan Biri

Bir sınıf, yalnızca çocukların akademik beceriler kazandığı bir yer değildir. Aynı zamanda farklı ihtiyaçların, kişiliklerin, becerilerin ve zorlukların bir arada bulunduğu küçük bir topluluktur.

Çocuklar sınıfta yalnızca okumayı, yazmayı veya problem çözmeyi öğrenmezler. Beklemeyi, paylaşmayı, anlaşmazlık yaşamayı, farklılıklarla karşılaşmayı, bazen seçilmeyi bazen seçilmemeyi ve kendilerinden farklı insanlarla ilişki kurmayı da deneyimlerler. Ancak ebeveynler zaman zaman çocuklarının yaşadığı her güçlüğü ortadan kaldırmaya çalışırken bu topluluğun diğer üyelerini gözden kaçırabilirler.

“Öğretmen çocuğumu çok sık uyarıyor, özgüvenini kırıyor.”

“Öğretmen okulda çocuğumu hiç uyarmıyor, nasıl disiplin kurulacak?”

“Ayşe’yi Ali ile eşleştirmeyin, Ayşe’nin öğrenmesi etkilenmesin.”

“Siz okula yazar mısınız, şu arkadaşlarıyla aynı sınıfa yerleştirilsin?”

Bunlar ebeveynlerden sıklıkla duyduğumuz, çoğu zaman çocuklarını koruma, onların ihtiyaçlarını savunma veya yaşadıkları güçlükleri kontrol altında tutma arzusundan doğan cümlelerdir. Elbette her birinin ardında dikkate alınması gereken gerçek bir güçlük de bulunabilir. Ancak talepler yalnızca kendi çocuğumuzun deneyimi üzerinden şekillendiğinde, sınıftaki diğer çocukların ihtiyaçları ve ortak yaşamın gereklilikleri kolaylıkla gözden kaçabilir.

Üstelik her ebeveynin kendi çocuğu için bir istisna talep ettiği, sınıfın işleyişine kendi beklentileri doğrultusunda müdahale etmeye çalıştığı bir ortamda, ortak bir düzeni sürdürmek giderek zorlaşır.

Düşünelim: Her ailenin kendine özgü bir yetiştirme anlayışı vardır. Bazı ebeveynler çocukların zorlanarak geliştiğine inanırken bazıları onları mümkün olduğunca zorlanmaktan korumak ister. Bazı aileler beslenme konusunda katı sınırlar koyarken diğerleri daha esnek davranır. Disiplin, sorumluluk, arkadaşlık, başarı ve özgürlük gibi pek çok konuda ailelerin beklentileri birbirinden farklılaşabilir.

Peki, her ailenin kendi yaklaşımını sınıfın ortak düzenine taşıdığı, her talebin kişiye özel bir istisnayla karşılandığı bir ortamda, çocukları koruyan bir işleyişten söz etmek mümkün olabilir mi?

Oysa ortak kuralların amacı, bireysel farklılıkları yok saymak değil, farklı ihtiyaçlara sahip bireylerin bir arada yaşayabileceği güvenli ve öngörülebilir bir alan oluşturmaktır. Her çocuğun ihtiyacının gözetilmesi önemlidir; ancak her isteğin karşılanması ile her ihtiyacın dikkate alınması aynı şey değildir. Adil bir düzen, herkese her zaman aynı şekilde davranmayı gerektirmediği gibi, herkesin kendi istediği ayrıcalığa sahip olması anlamına da gelmez.

Bir çocuğun öğrenme hakkını savunurken, başka bir çocuğun da öğrenmeye, arkadaşlık kurmaya ve bir topluluğun parçası olmaya ihtiyacı olduğu unutulabilir. Bir çocuğun konforunu gözetirken, başka bir çocuğun farklılıkları bir sorun gibi görülmeye başlanabilir.

Örneğin, çocuğunun nörogelişimsel farklılıkları olan bir çocukla aynı grupta bulunmasını istemeyen ebeveynlerle karşılaştığım oluyor. Bu, yalnızca bireysel bir tercih olarak görülebilir mi? Yoksa bu tutum, çocuklara farklılıklarla nasıl ilişki kurulacağına dair bir mesaj da verir mi?

Elbette her çocuğun güvenliğinin, öğrenme ihtiyaçlarının ve bireysel sınırlarının gözetilmesi gerekir. Hiçbir çocuğun başka bir çocuğun duygularını düzenlemekten, ona sürekli yardımcı olmaktan veya zorlayıcı davranışlarına katlanmaktan sorumlu tutulması beklenmemelidir. Ancak bir çocuğun ihtiyaçlarını gözetmek ile başka bir çocuğu yalnızca farklılıkları nedeniyle dezavantajlı duruma düşürmek aynı şey değildir.

Sınıf, her çocuğun yalnızca kendisine benzeyen, kendisini zorlamayan ve kendi ihtiyaçlarına uygun kişilerle bir arada bulunduğu bir yer değildir. Bir topluluğun parçası olmak, bazen kendimizden farklı insanlarla karşılaşmayı, anlaşmazlıkları yönetmeyi ve herkesin ihtiyaçlarının aynı anda, aynı biçimde karşılanamayacağını öğrenmeyi de içerir.

Zorbalığa karşı çıkarken, yetişkinlerin kendi davranışlarıyla ötekileştirmeyi yeniden üretme ihtimalini de düşünmemiz gerek. Çünkü ötekileştirme her zaman açık bir reddetme veya dışlama biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen kendi çocuğumuz için daha uygun bir ortam yaratmaya çalışırken, başka bir çocuğa o ortamda yer bırakmamamızla da kendini gösterebilir.

Çocuklar yalnızca onlara anlattıklarımızdan değil, başkalarına nasıl davrandığımızdan da öğrenirler. Farklılıkları nasıl karşıladığımız, kimin ihtiyaçlarını dikkate aldığımız, kimleri topluluğun bir parçası olarak gördüğümüz, onların ilişkiler dünyasında iz bırakır.

Bir Arada Yaşayabilmek

Ayrıcalık beklentisinin arkasında kontrol ihtiyacı, belirsizliğe tahammül etmekte zorlanma, hayal kırıklığından kaçınma veya kişinin kendi ihtiyaçlarının görülmeyeceğine ilişkin kaygılar da bulunabilir. Ancak bir toplumda yaşamak, yalnızca kendi ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek değil, başkalarının ihtiyaçlarının da bizimkiler kadar gerçek olduğunu kabul edebilmektir. Ortak alanları, kuralları ve ilişkileri mümkün kılan şeylerden biri budur.

“Öteki”ni zihnimizde tutamadığımızda, bir topluluktan söz etmek giderek zorlaşır. Herkesin yalnızca kendi ihtiyaçlarına yer açtığı bir yerde, ortak bir yaşam kurmak da güçleşir.

Başkalarının varlığını kabul etmek bireyselliğimizden vazgeçmek değildir. Aksine, gerçekten ayrı bir birey olabilmek, karşımızdakinin de bizden ayrı bir birey olmasına izin verebilmeyi gerektirir.

Peki, başkalarına kendimizden farklı olabilecekleri kadar yer açamadığımızda, kurduğumuz bağlar ne kadar gerçek olabilir? Ve bağ kuramadığımız bir dünyada, gerçekten ne kadar bağımsız olabiliriz?