Peki Bunları Çocuklarımıza Nasıl Anlatacağız?

Peki Bunları Çocuklarımıza Nasıl Anlatacağız?

Peki Bunları Çocuklarımıza Nasıl Anlatacağız?

Biz yetişkinlerin bile anlamakta zorlandığı, zihnimizi ve sinir sistemimizi bir hayli zorlayan olaylar ardı ardına yaşanırken, bunları çocuklara nasıl anlatacağız?

Çocuklarla çalışırken klinik pratikte şu ilkeyi sıklıkla vurgularız: Çocuklar olan biteni düşündüğümüzden daha fazla hissederler. Bu nedenle onları geçiştirmemek, yalan söylememek, onları ciddiye almak ve yaşlarına uygun bir şekilde bilgilendirmek önemlidir. Ailede bir kayıp, özellikle anne-babanın ruh halini etkileyen ve çocuğun da gözlemleyebileceği bir değişim olduğunda, bunların çocuklara uygun bir dille anlatılmasını destekleriz.

Ancak bugün içinde bulunduğumuz durum oldukça kafa karıştırıcı. Hafta sonu çıkan savaş haberlerinden küresel krizlere, dijital platformlarda hızla yayılan skandallardan okul koridorlarında konuşulan ülke gündemine kadar, çocuklar artık bilgiye doğrudan ya da dolaylı bir şekilde maruz kalıyor. Maruz kaldıkları tek şey bilgi de değil, her türlü (gerçek veya üretilmiş) görsel ve sosyal medya yorumu. Yetişkin olarak sindirmekte zorlandığımız, güvenliğimizi ve psikolojimizi sarsan, kolektif bir iz bırakan bu noktada aslında soru “Çocuk bir soru sorduğunda ona ne söyleyeceğiz?” değil. Asıl soru, “Gerçekliği inkar etmeden, çocuğun gelişimsel kapasitesini ve ruhsal bütünlüğünü gözeterek nasıl konuşacağız? Ve nasıl güvende hissettireceğiz?”

Gelişimsel nörobilim bize şunu gösteriyor: Çocukların sinir sistemi, özellikle erken yaşlarda, bakım verenin sinir sistemiyle ko-regülasyon yoluyla organize olur. Yani çocuk, duygusal güvenliği kendi başına üretmez, onu ilişki içinde deneyimler. Ailelerle çalışırken bazen şunu gözlemleriz, anne-babanın söze dökülmeyen kaygıları ve korkuları, bastırılmaya çalışılsa bile bir şelale gibi çocuklarına akar. Çocuklar bu hislerle ne yapacaklarını bilemezler ve davranışlarında birtakım değişiklikler olabilir. Belirsizlik ve kriz dönemlerinde çocukların ruhsal dünyasında belirleyici olan çoğu zaman çocuğun elinde bilginin kendisi değildir. Belirleyici olan, bilginin hangi duygusal atmosferde aktarıldığıdır.

Çocuklar tehdit algısını çoğunlukla yetişkinin yüz ifadesinden, ses tonundan ve bedensel gerginliğinden okur. Bu durum, Bowlby’nin bağlanma kuramında tanımladığı güvenli üs (secure base) kavramıyla örtüşür. Çocuk için ebeveyn, dış dünyanın tehlikelerini anlamlandıran ve düzenleyen merkezdir. Bu nedenle küresel krizler ya da yoğun toplumsal gündemler söz konusu olduğunda ebeveynin ilk görevi “doğru cümleyi bulmak” değildir, kendi regülasyonunu bir şekilde korumaya çalışmaktır. Çocuk haberin detayları yerine ‘Annem ve babam sakin mi?’ sorusunun cevabını taşıyacaktır.

Travma araştırmaları, bireyin doğrudan yaşamadığı ancak yoğun bir biçimde maruz kaldığı kriz içeriklerinin de psikolojik etkiler yaratabileceğini göstermektedir. Buna “ikincil maruziyet” ya da  “vicarious exposure” denir. Özellikle ekranlarda tekrar tekrar karşılaşılan görüntüler çocuklarda (ve aslında herkeste) tehdit algısını arttırabilir. Bugün hepimiz bilgiye önceki kuşaklardan çok daha hızlı ve filtrelenmemiş biçimde ulaşıyoruz. Çocuklar da aynı şekilde. Gelişimsel olarak henüz soyutlama kapasitesi oluşmamış bir çocuğun, karmaşık politik veya etik olayları anlamlandırması mümkün değildir. Ancak duygusal tonu alması mümkündür. Bu aslında bilişsel bir mesele değil, ruhsal sınırların korunması meselesidir. Amacımız gerçeği gizlemek yerine çocuğun ruhsal bütünlüğünü gözetmektir.

Yaşa uygunluk, bilgiyi basitleştirmekten ziyade, çocuğun zihinsel ve duygusal kapasitesine göre çerçevelemektir. Yedi yaşındaki çocuğunuz “Bize de bomba düşer mi?” diye sorduğunda ya da ergen çocuğunuz gündemdeki bir skandal hakkında konuşmak istediğinde, size temel bir yöntem önerebilirim: Açıklamaya başlamadan önce, çocuğunuza bu konu hakkında ne bildiğini sorun ve oradan başlayın. Aslında bu her türlü zorlayıcı konuşma için geçerli (cinsellik, ölüm vs.). Çocuğunuzun ne kadar bildiği hakkında bir fikriniz olursa, oradan başlarsınız ve istemeden gereksiz detay vermemeniz kolaylaşır.

Okul öncesi çocuk (3-6 yaş) somut ve kısa bir açıklama ister. Güvence cümlesi merkezde olmalıdır. Örneğin, “Anne bize de bomba düşer mi?” “Şu an böyle bir şey yok. Biz güvendeyiz. Büyükler bu konuyla ilgileniyor. Biz seni hep koruruz.”

İlkokul çağındaki çocuk (7-10 yaş) neden-sonuç ilişkisini merak edebilir. Örneğin, “Bazen ülkeler arasında anlaşmazlıklar olur. Yetişkinler bunları çözmeye çalışır ama bazen iyi yönetilemeyebilir. Şu an bu olay bizim yaşadığımız yerden uzakta. Biz burada güvendeyiz.”

Erken ergenlikte (11-14 yaş) temel ihtiyaç ciddiye alınma ve etik bir tartışma alanıdır. Örneğin, “Epstein dosyalarında olanlar doğru mu?” “Bu konu çok karmaşık ve rahatsız edici. Duyduklarının bir kısmı doğru olabilir, bir kısmı abartılmış olabilir. Böyle durumlarda bilgiyi birkaç farklı kaynaktan kontrol etmek önemli. Bazı yetişkinler güçlerini kötüye kullanabiliyor. Ama bu herkesin böyle olduğu anlamına gelmez. Sence bu olayın seni en çok etkileyen kısmı ne?”

Ergenlikte ise (15+) etik boyutu, adalet duygusunu ve sistemler sorgulanabilir. Burada temel ihtiyaç saygı ve birlikte düşünmedir. Bu noktada ebeveyn olarak sizin zihinsel esnekliğiniz ve birlikte düşünebilme kapasiteniz önemlidir. Psikolojideki mentalizasyon kavramı burada kıymetlidir. Çocuğun hem kendi zihinsel durumunu hem de başkasının zihinsel durumunu anlayabilmesi yetişkinin düşünmeye açık tutumuyla gelişir. Örneğin, ergen çocuğunuz dedi ki “Dünya çok kötü bir yere gidiyor!” Siz de,  “Bazen ben de böyle hissediyorum. Ama aynı zamanda insanların çözüm üretmeye çalıştığını da görüyorum. Tarihte de zor dönemler oldu. Tam emin değilim. Ama birlikte düşünmek isterim… Bu konuda seni en çok ne endişelendiriyor?” gibi karşılık vermeyi düşünebilirsiniz…

Her yaş grubunda değişmeyen tek şey şudur: Çocukların ihtiyacı, dünyanın bütün karmaşıklığını bilmek değil, bu karmaşık dünyada yanında düşünebilen ve sakin kalan bir yetişkinin varlığını hissetmektir.

Peki özetle ebeveyn ne yapmalı?

  1. Önce ko-regülasyon. Duygusal düzenlemenin modelleme yoluyla öğrenildiğini biliyoruz. Çocuğunuzla konuşmadan önce kendi kaygınızı fark edin. Sürekli haber takibi yapmaktan kaçının, ev içindeki yetişkin konuşmalarının tonu ve içeriği de önemlidir.
  2. Çocuğun mevcut bilgisini değerlendirin. Çocuk ne biliyor? Gerçek kaygısı ne? Duyduğu, gördüğü bölük pörçük şeyler ile kafasında bir şey mi kurdu?
  3. Bilgiyi dozunda verin. Amerikan Pediatri Akademisi ve travma rehberleri, medya maruziyetinin sınırlanmasını ve tekrar eden görüntülerden kaçınılmasını öneriyor.
  4. Gerçekçi ama sakin güvence verin. Aşırı güvence vermek adına soruları tamamen geçiştirmek çocuğun kaygısını azaltmayacaktır.
  5. Rutinleri koruyun ve bol bol oyun oynayın.

Dünya her zaman güvenli bir yer olmadı. Ancak çocukluk güven deneyiminin ilişki içinde inşa edildiği bir dönemdir. Bağlanma kuramı, gelişimsel nörobilim ve travma araştırmaları bize ortak bir şey söylüyor: Çocuklar ilişkiyle düzenlenir. Çocuklarımızı tüm gerçeklerden izole edemeyiz. Ama onların ruhsal sınırlarını koruyabiliriz. Gerçeği inkâr etmeden, panik üretmeden, gelişimsel kapasiteyi gözeterek konuşabiliriz. Çocuklar kusursuz cevaplara değil, güvenli bir ilişkiye ihtiyaç duyar. Dünyada kötülükten çok iyiliğin olduğuna inancımız hiç eksilmesin, çocuklarımıza da bunu aşılayabileceğimiz daha güzel günlere…

Lal Koyuncu
Uzman Psikolog